Makale

BOŞANMA DAVALARINDA KUSUR DEĞERLENDİRMESİ

· Boşanma Hukuku

Türk Medeni Kanunu’nun 166. maddesinde düzenlenen evlilik birliğinin temelinden sarsılması hukuki sebebine dayalı boşanma davalarında, uyuşmazlığın çözümü ve hükmün tesisi büyük ölçüde tarafların kusur durumlarının doğru ve eksiksiz bir şekilde tespit edilmesine dayanmaktadır. Boşanma davaları yalnızca eşlerin evlilik birliğini sonlandırma taleplerinden ibaret olmayıp, boşanmanın fer’î niteliğindeki maddi ve manevi tazminat, yoksulluk nafakası gibi temel mali sonuçları ile velayet ve kişisel ilişki gibi hukuki statüleri de doğrudan bünyesinde barındırmaktadır. Bu bağlamda, mahkemelerin boşanma kararı verirken tarafların ortak hayatın çekilmez hale gelmesine yol açan eylemlerini titizlikle incelemesi, hangi tarafın hangi davranışıyla birliğin sarsılmasına neden olduğunu açıkça ortaya koyması gerekmektedir. Evlilik birliğinin sona ermesinde kusur tespiti, hukuki güvenliğin ve adil yargılanma hakkının temel bir gereği olarak karşımıza çıkmaktadır.

Yargıtay kusur derecelerini beşli kademeli hiyerarşik ayrıma bağlamıştır

Yüksek yargı uygulamalarında, ilk derece ve bölge adliye mahkemeleri tarafından kurulan hükümlerin sağlıklı bir denetime tabi tutulabilmesi ve boşanmanın mali fer’îlerinin hakkaniyete uygun biçimde karara bağlanabilmesi adına belirli bir derecelendirme sistemi benimsenmiştir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/2714, K. 2021/809, T. 22.06.2021 sayılı ilamında da açıkça işaret edildiği üzere:

“Yargıtay kararlarında boşanma davalarında temyiz incelemesi aşamasının daha sağlıklı yürütülebilmesi amacıyla; her bir davada verilecek olan boşanma kararı, fer’îleri ve boşanmanın mali sonuçları yönünden yapılacak denetlemeye uygun şekilde, tarafların boşanmaya sebep olan olaylarda gerçekleşen kusurlu davranışları belirtildikten sonra eşlerin kusur durumlarının … şeklinde belirlenmesi gerektiği vurgulanmıştır.”

Bahse konu içtihatta belirtilen bu sistem uyarınca tarafların kusur durumları; tam kusurlu, ağır kusurlu, eşit kusurlu, az kusurlu veya kusursuz eş olmak üzere beşli bir kademede değerlendirilmektedir. Bu hiyerarşik sıralama, soyut bir tasniften ibaret olmayıp tarafların birbirlerine karşı ileri sürdükleri hak ve alacakların varlığını tayin eden temel kriterdir:

Tam Kusurlu Eş: Evlilik birliğinin sarsılmasına yol açan olayların tamamına tek başına sebebiyet veren, karşı tarafın evlilik birliğini zedeleyici hiçbir eylemi bulunmadığı halde birliği temelinden sarsan davranışları gerçekleştiren taraftır. Tam kusurlu eşin açtığı boşanma davası kural olarak reddedilebileceği gibi, bu eş lehine herhangi bir maddi veya manevi tazminata ya da yoksulluk nafakasına hükmedilmesi hukuken mümkün değildir.

Ağır Kusurlu Eş: Boşanmaya neden olan vakıalarda her iki tarafın da kusuru bulunmakla birlikte, sergilediği tutum, sadakatsizlik, fiziksel şiddet veya sürekli hakaret gibi eylemleriyle diğer eşe nazaran birliğin yıkılmasında çok daha baskın ve ağır sorumluluğu bulunan eştir. Ağır kusurlu eş, diğer eşten daha fazla kusurlu olduğu için kural olarak tazminat ve yoksulluk nafakası talep etme hakkını kaybetmektedir.

Eşit Kusurlu Eşler: Evlilik birliğini çekilmez hale getiren somut olaylarda her iki tarafın da birbirine denk ağırlıkta ve yoğunlukta kusurlu davranışlar sergilemesi durumudur. Tarafların eşit kusurlu kabul edildiği hallerde, boşanma kararı verilebilmekle birlikte tarafların birbirlerinden maddi ve manevi tazminat talep etmeleri mümkün olmamaktadır.

Az Kusurlu Eş: Evlilik birliği içerisinde kusurlu sayılabilecek birtakım ihmali veya tali davranışları bulunsa dahi, karşı tarafın ağır, yıkıcı ve güven sarsıcı eylemleri karşısında kusuru daha hafif ve ikincil nitelikte kalan eştir. Az kusurlu eş, diğer eşin kusurlu davranışları nedeniyle kişilik hakları veya mevcut/beklenen menfaatleri zedelendiği takdirde tazminat ve yoksulluk nafakası alma hakkını muhafaza eder.

Kusursuz Eş: Boşanmaya sebebiyet veren olaylarda evlilik birliğinin getirdiği hiçbir yükümlülüğü ihlal etmemiş, ortak hayatın çekilmez hale gelmesinde kendisine hiçbir kusur izafe edilemeyen taraftır. Kusursuz eş, boşanmanın tüm mali fer’îleri açısından en korunaklı hukuki konumda yer almaktadır.

İçtihadı birleştirme kararı gereğince kusurda önceden soyut ölçü konulamaz

Her ne kadar Yargıtay yerleşik uygulamasında beşli bir kusur hiyerarşisi öngörmüş olsa da, hangi davranışın her somut olayda mutlak olarak hangi kusur derecesine karşılık geleceğine dair katı, değişmez ve önceden belirlenmiş matematiksel bir formül bulunmamaktadır. Evlilik birliği, kendine has dinamikleri, tarafların sosyal, kültürel ve psikolojik durumları ile gelişen olayların kronolojisi ve karşılıklı etkileşimi çerçevesinde şekillenen çok yönlü bir hukuki ilişkidir.

Bu doğrultuda Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/2714, K. 2021/809, T. 22.06.2021 sayılı kararında, yerleşik uygulamanın köşe taşını oluşturan temel ilkeyi şu şekilde hatırlatmıştır:

“Yine Yargıtay, 03.07.1978 tarihli, 5/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararıyla da … karar vererek her bir boşanma davasında tarafların boşanmaya esas teşkil eden kusur durumlarının kendine özgü ve o evliliğe münhasır olduğunu kabul etmiştir.”

Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun anılan kararında da vurgulandığı üzere, kimin daha fazla kusurlu olduğunu tayin hususunda önceden bir ölçü konulamayacağına ve bu hususta bir içtihadı birleştirmeye gidilemeyeceğine hükmedilmiştir. Bu ilke uyarınca, tarafların kusur ağırlıkları belirlenirken soyut kalıplardan hareket edilemez. Bir evlilikte gerçekleşen bir eylem, olayın gelişimi ve tarafların karşılıklı tutumları ışığında az kusur olarak nitelendirilebilirken; başka bir evlilikte aynı eylem, birliğin temelinden sarsılmasında belirleyici ve ağır kusur teşkil edebilmektedir. Hâkim, her somut uyuşmazlıkta evliliğin kendine özgü koşullarını, tarafların eylemlerinin yoğunluğunu, etki-tepki dengesini ve fiillerin birlik üzerindeki tahrip edici tesirini ayrı ayrı değerlendirmekle yükümlüdür.

Yargısal denetim kusurlu vakıaların somut tespitiyle mümkündür

Boşanma davalarında gerek ilk derece mahkemelerinin gerekse istinaf ve temyiz incelemesi yapan üst mahkemelerin denetim görevini layıkıyla yerine getirebilmesi, soyut değerlendirmelerin ötesine geçilerek somut kusur tespitlerinin karara yansıtılması ile mümkündür. Bir mahkeme kararında yalnızca tarafların kusurlu veya eşit kusurlu olduğunun belirtilmesi yeterli olmayıp, her bir eşe yüklenen kusurlu davranışların dosyadaki deliller, tanık beyanları ve maddi vakıalar ile tek tek eşleştirilmesi yasal bir zorunluluktur.

Yargısal denetimde eşlerin gerçekleştirdiği eylemler tek tek sıralanmalı, bu eylemlerin ağırlığı tartılmalı ve ardından tarafların kusur derecesi açıkça unvanlandırılmalıdır. Eşlerin kusur durumlarının gerekçeli kararda şüpheye yer bırakmayacak açıklıkta tespit edilmemesi, kararın istinaf ve temyiz aşamalarında bozulmasına yol açmaktadır. Kusur tespiti eksik veya hatalı yapıldığında, bu tespite bağlı olarak hükmedilen ya da reddedilen maddi ve manevi tazminatlar ile yoksulluk nafakası talepleri de hukuka aykırı hale gelecektir. Dolayısıyla boşanma yargılamasında hakkaniyete uygun bir sonuca ulaşılabilmesi, her somut evliliğin kendi özellikleri dairesinde değerlendirilmesi ve kusurlu vakıaların somut delillerle ispatlanarak doğru hiyerarşik basamağa yerleştirilmesi ile sağlanabilmektedir.

FİZİKSEL ŞİDDET VE SADAKATSİZLİK DİĞER KUSURLU EYLEMLERDEN DAHA AĞIRDIR

Boşanma davalarında her evliliğin somut koşulları ve tarafların davranışları müstakil olarak incelenmekle birlikte, Yargıtay’ın kökleşmiş uygulamaları ışığında belirli kusurlu eylemlerin evlilik birliğine verdiği tahribat bakımından bir ağırlık ve öncelik sıralaması bulunmaktadır. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 185. maddesi uyarınca eşler, evlilik birliğinin mutluluğunu elbirliğiyle sağlamak, çocukların bakımına, eğitim ve gözetimine beraberce özen göstermek, birlikte yaşamak, sadık kalmak ve birbirlerine yardımcı olmakla yükümlüdürler. Bu yasal yükümlülüklerin ihlali mahiyetindeki eylemler karşılaştırıldığında; doğrudan eşin vücut bütünlüğünü, onurunu, manevi varlığını ve evliliğin en temel direği olan güven bağını yok eden fiziksel şiddet ve sadakatsizlik gibi fiiller, diğer ihlal türlerine nazaran yargısal denetimde daima öncelikli ve daha ağır bir kusur basamağında değerlendirilmektedir.

Zina ve güven sarsıcı davranışlar hakaret eylemine nazaran ağır kusurdur

Evlilik akdi, taraflar arasında karşılıklı mutlak bir güven ve sadakat esasına dayanır. Sadakat yükümlülüğünün açıkça çiğnenmesi mahiyetindeki zina veya güven sarsıcı tutumlar, eşin kişilik haklarına ve evlilik birliğinin manevi temeline doğrudan yönelmiş en ağır haksız fiillerden birini teşkil eder. Yargıtay kararlarında, bir tarafın sadakatsiz davranışlar sergilemesi veya başka bir kişiyle güven sarsıcı boyutta ilişki kurması vakıası ile diğer tarafın bu duruma tepki olarak yahut bağımsız biçimde sarf ettiği hakaret ve tehdit eylemleri kıyaslandığında, sadakat yükümlülüğünün ihlali daima daha ağır kusur olarak kabul edilmektedir. Nitekim Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2007/7257 sayılı kararında sadakatsiz davranışların genellikle hakaret ve tehditten daha ağır kusur teşkil ettiği vurgulanmıştır. Benzer şekilde Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2022/3306 sayılı ilamında da hakaret, tehdit, şiddet ve sadakatsizlik gibi güven sarsıcı davranışların genel olarak birlik görevlerini yerine getirmeme eylemine nazaran çok daha ağır bir kusur mahiyetinde olduğu kabul edilmiştir.

Sadakat yükümlülüğünün ihlali, evlilik kurumunun varoluş gayesini ortadan kaldıran ve karşı taraf üzerinde telafisi imkânsız manevi yıkımlar oluşturan bir nitelik taşır. Eşlerden birinin sadakatsizlik göstermesi halinde, diğer eşin sözlü hakaretleri veya fevri tepkileri, bu ağır ihlalin yanında daha hafif bir kusur basamağında kalmaktadır. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E. 2023/9204, K. 2024/5581, T. 10.09.2024 sayılı kararında tarafların kusurlu eylemlerini kıyaslarken bu hiyerarşik dengeyi açıkça ortaya koymuştur:

“Her iki tarafın, sabit görülen kusurlarının kıyaslanması ve birbirine öncelenmesi gerekir ise; Davacı erkek eşin, özet başlık olarak tespit edilen sadakat yükümlülüğüne aykırı davranmak ve birlik görevlerini ihmal etmek kusurlarının yanında, Davalı- karşı davacı kadın eşin, özet başlık olarak tespit edilen tek kusuru olan Hakaret eyleminin daha hafif kaldığı”

Anılan kararda da vurgulandığı üzere, sadakat yükümlülüğüne aykırı davranmak, davacı açısından aynı zamanda davalı eşinin kişilik haklarına karşı da saldırı niteliğinde bir eylem olduğu gerekçesiyle, hakaret eylemine nazaran kusur tartımında üstün ve baskın bir ağırlığa sahiptir. Dolayısıyla güven bağını kökünden sarsan zina ve sadakatsizlik eylemleri, sözlü tartışma ve hakaret niteliğindeki ihlaller karşısında faili doğrudan ağır kusurlu veya somut olayın şartlarına göre tam kusurlu konuma getirmektedir.

Fiziksel şiddet birlik görevlerini ihmal fiilinden daima önceliklidir

Kişinin maddi ve manevi varlığını koruma hakkı, anayasal ve evrensel bir güvence olup evlilik birliği içerisinde eşin vücut bütünlüğüne yönelen fiziksel şiddet eylemleri hiçbir surette meşru görülemez. Yargıtay uygulamalarında fiziksel şiddet, kusur hiyerarşisinin en üst ve en tahrip edici basamaklarından birinde yer alır. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2007/22859 sayılı kararında açıklandığı üzere, fiziksel şiddet uygulaması kural olarak sözlü hakaret fiilinden daha ağır bir kusur niteliğindedir. Eşin beden bütünlüğüne kastedilmesi, doğrudan doğruya kişilik haklarına yapılmış ağır bir tecavüzdür.

Fiziksel şiddet fiili ile evlilik birliğinin gerektirdiği ekonomik, sosyal veya duygusal görevlerin savsaklanması kıyaslandığında da yüksek mahkemenin yaklaşımı nettir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2009/194 sayılı kararında kabul edildiği üzere, fiziksel şiddet eylemi evlilik birliğinin getirdiği yükümlülükleri ve birlik görevlerini yerine getirmemekten daima daha ağır ve öncelikli bir kusurdur. Bir eşin müşterek konutun ihtiyaçlarıyla yeterince ilgilenmemesi, ilgisiz ve duyarsız davranması veya evin geçimine katkı sunmada yetersiz kalması gibi ihmali nitelikteki eylemleri evlilik birliğini sarsıcı nitelikte olsa da; diğer eşin uyguladığı cebir, darp ve fiziki saldırı karşısında tali bir kusur derecesine gerilemektedir.

Mahkemelerce yapılan kusur tartımında, eşine fiziksel şiddet uygulayan tarafın eylemi, birliğin temelinden yıkılmasında birincil etken olarak ele alınmakta; eşin ihmali davranışları şiddetin gerekçesi veya dengeleyicisi olarak kabul edilmemektedir. Şiddet uygulayan eş, karşı tarafın evlilik birliğini ihmal eden kusurları bulunsa dahi, uyuşmazlığın ağır kusurlu tarafı olarak tespit edilmektedir.

Birlik görevlerinin aksatılması haklı nedensiz yatak ayırmaktan ağırdır

Evlilik birliğinin devamı sürecinde eşler arasında ortaya çıkan kusurlu davranışların tartılmasında, eylemin evliliğin müşterek yapısına ve karşılıklı dayanışma esasına vurduğu darbenin derecesi belirleyicidir. TMK m. 185 çerçevesinde eşler müşterek hayatı birlikte sürdürmek, evin idaresine katılmak ve birbirlerine destek olmak zorundadır. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 2022/3306 sayılı kararında ifade edildiği üzere; evlilik birliğinin gerektirdiği sorumlulukların aksatılması ve birlik görevlerinin yerine getirilmemesi, haklı bir sebep olmaksızın yatakları ayırma fiiline nazaran kural olarak daha ağır bir kusur teşkil etmektedir.

Haklı bir hukuki veya fiili neden bulunmaksızın yatakların ayrılması ve cinsel birliktelikten kaçınılması, evlilik birliğinin duygusal ve fiziksel boyutunu zedeleyen kusurlu bir davranış olmakla birlikte; birlik görevlerinin bütünüyle ihmal edilmesi, ailenin iaşesinin sağlanmaması, müşterek konutun ve ailenin temel ihtiyaçlarının karşılanmaması veya müşterek hayata karşı tamamen kayıtsız kalınması hali ailenin kurumsal ve ekonomik varlığını bütünüyle çökertmektedir. Bu kapsamda Yargıtay, ihmali nitelikteki eylemler arasında bir derecelendirme yaparken ailenin ortak yaşamını ve sürdürülebilirliğini doğrudan hedef alan kapsamlı ihmalleri, yatak ayırma gibi göreceli olarak daha dar kapsamlı fiillerden daha ağır bir kusur basamağına yerleştirmektedir. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E. 2023/4888, K. 2024/1491, T. 05.03.2024 sayılı ilamında tarafların gerçekleştirdiği ihlalleri tartarak:

“boşanmaya sebebiyet veren olaylarda davalı kadının ağır, davacı erkeğin ise daha az kusurlu olduğu anlaşılmaktadır”

şeklindeki tespitiyle, evlilik içerisindeki farklı ihlal türlerinin ağırlık derecelerine göre sınıflandırılması ve somut olayın özelliklerine göre tarafların sorumluluk paylarının bu hiyerarşi üzerinden tayin edilmesi gerektiğini içtihat etmiştir. Sonuç olarak boşanma davalarında kusur tespiti yapılırken; fiziksel şiddet ve sadakatsizlik gibi birliğin temelini ve tarafların kişilik haklarını doğrudan imha eden fiiller en ağır kusur basamağında kabul edilmekte, birlik görevlerinin ihmali ve haklı nedensiz yatak ayırma gibi diğer eylemler bu ağır ihlallerin altında kademelendirilerek yargısal sonuca bağlanmaktadır.

KUSUR DERECESİ TAZMİNAT VE NAFAKA HAKLARINI DOĞRUDAN BELİRLER

Boşanma davalarında tarafların evlilik birliğinin sona ermesindeki kusur derecelerinin tespiti, yalnızca boşanma hükmünün kurulması bakımından değil; davanın en temel mali sonuçları olan maddi tazminat, manevi tazminat ve yoksulluk nafakası taleplerinin esastan karara bağlanması bakımından da tayin edici bir role sahiptir. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun benimsediği kusur sorumluluğu sistemi uyarınca, boşanma nedeniyle ortaya çıkan ekonomik kayıpların giderilmesi ve kişilik haklarına yönelik saldırıların telafisi, tarafların eylemlerinin ağırlığına ve kusur basamaklarındaki konumlarına sıkı sıkıya bağlanmıştır. Mahkemelerce yapılan kusur derecelendirmesindeki en ufak bir isabetsizlik, doğrudan doğruya mali fer’îlerin hukuka aykırı şekilde kabulüne veya reddine yol açmaktadır.

Eşit kusur halinde taraflar yararına maddi ve manevi tazminata hükmedilemez

4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 174. maddesi gereğince boşanma sebebiyle maddi veya manevi tazminata hükmedilebilmesi için, tazminat talep eden eşin kusursuz ya da diğer eşe nazaran daha az kusurlu olması, tazminat yükümlüsünün ise kusurlu bulunması yasal bir zorunluluktur. Evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına yol açan olaylarda her iki eşin de benzer ağırlıkta veya birbirini dengeleyen nitelikte kusurlu davranışlar sergilediği durumlarda, taraflar eşit kusurlu kabul edilmektedir. Eşit kusur halinde ise taraflardan birinin diğerine karşı tazminat sorumluluğu doğmamaktadır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2024/130, K. 2025/556, T. 24.09.2025 sayılı kararında bu temel ilkeyi açıkça ortaya koymuştur:

“Kanun koyucu; evlilik birliğinin temelinden sarsılmasına neden olan olaylarda eşit kusurlu davranışlar sergileyen eşlere, boşanma sebebiyle ekonomik durumda meydana gelecek azalmaları tamamlama borcu yüklememiştir.”

Gerek maddi gerekse manevi tazminat talepleri bakımından tarafların eşit kusurlu bulunması, tazminat istemlerinin reddini gerektiren mutlak bir hukuki engeldir. Bir eşin diğerine nazaran daha baskın bir kusuru kanıtlanamadığı sürece, mevcut veya beklenen menfaatlerin zedelenmesi ya da kişilik haklarının saldırıya uğraması iddialarına dayanılarak tazminat takdir edilmesi hukuken mümkün değildir.

Ağır kusurlu bulunan eş yoksulluk nafakası talep hakkını bütünüyle kaybeder

Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesi uyarınca yoksulluk nafakası, boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek olan eşin asgari geçim şartlarını güvence altına almayı hedefleyen bir kurumdur. Ancak kanun koyucu, yoksulluk nafakasına hak kazanılabilmesi için açık ve kesin bir kusur şartı öngörmüştür. Nafaka talep eden eşin, boşanmaya sebebiyet veren vakıalarda diğer taraftan daha ağır kusurlu olmaması şarttır.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, E. 2024/130, K. 2025/556, T. 24.09.2025 sayılı ilamında yoksulluk nafakasının kanuni koşulunu şu ifadelerle vurgulamıştır:

“Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan malî gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir.”

Boşanmaya yol açan somut olaylarda sadakatsizlik, yoğun fiziksel şiddet, sürekli hakaret ve tehdit gibi ağır ihlallerle evlilik birliğini çekilmez hale getiren ve bu suretle ağır kusurlu bulunan eş; boşanma neticesinde ekonomik bakımdan ne denli ağır bir yoksulluğa düşecek olursa olsun lehine yoksulluk nafakası hükmedilemez. Ağır kusurlu eşin nafaka talebinin reddi, kanundan doğan emredici bir kuraldır. Buna karşılık, kusursuz veya az kusurlu olan eş ile karşı tarafla eşit kusurlu bulunan eş, boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek olması halinde yoksulluk nafakası talep etme hakkına sahiptir.

Kişilik hakları saldırıya uğrayan az kusurlu eş lehine tazminat doğar

Evlilik birliği süresince eşlerden birinin sergilediği sadakat yükümlülüğüne aykırı tutumlar, darp ve cebir içeren fiziksel müdahaleler yahut onur kırıcı ağır hakaretler, diğer eşin kişilik haklarına doğrudan yapılmış bir saldırı teşkil eder. Bu eylemlere maruz kalan eşin birtakım tali veya ihmali kusurları bulunsa dahi, diğer eşin ağır fiilleri karşısında konumu az kusurlu olarak belirlenmektedir. Az kusurlu eşin varlığı, karşı tarafın ağır veya tam kusurlu olduğunun tespitiyle birlikte tazminat mekanizmasını işletmektedir.

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, E. 2025/3048, K. 2025/9855, T. 18.11.2025 sayılı kararında kusur dengesinin ve kişilik haklarına vaki tecavüzün tazminat hakkı üzerindeki belirleyici rolünü şu şekilde ifade etmiştir:

“evlilik birliğinin sarsılmasına sebep olan olaylarda tazminat isteyen davacı -davalı kadının ağır ya da eşit kusurlu olmadığı, erkeğin kusurlu eylemlerinin kadının kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği ve boşanma sonucu bu eşin, en azından diğerinin maddî desteğini yitirdiği anlaşılmıştır”

Aynı kararda mahkemece yapılacak değerlendirmenin kapsamı belirtilerek:

“tarafların sosyal ve ekonomik durumları, tazminata esas olan fiilin ağırlığı ile 4721 sayılı Kanun’un 4 üncü maddesi ile 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 50 nci ve 51 inci maddelerinde düzenlenen ‘hakkaniyet kuralları’ da dikkate alınarak davacı -davalı kadın yararına uygun miktarda maddî ve manevî tazminata hükmedilmesi gerekir”

tespitinde bulunulmuştur. Görüldüğü üzere az kusurlu eş, evliliğin sona ermesiyle mahrum kaldığı maddi desteğin telafisi için TMK m. 174/1 kapsamında maddi tazminata; kişilik haklarına yönelen haksız fiillerin oluşturduğu elem ve ızdırabın giderilmesi için de TMK m. 174/2 uyarınca manevi tazminata hak kazanmaktadır. Hâkim, tarafların ekonomik ve sosyal durumları ile fiilin vahametini gözeterek hakkaniyete uygun bir tazminat miktarı tayin etmekle yükümlüdür.

WhatsApp